ROMAN İLE İLGİLİ ELEŞTİRİLER ( Eleştiriler ilk gelen ilk yayınlanır mantığına göre yayınlanmaktadır. Kelime sınırlandırması yoktur. Lütfen sayfanın aşağısına doğru takip edin.)

 DOÇ.DR.ERTUĞRUL UZUN ((KAMU HUKUKU-HUKUK FELSEFESİ VE SOSYOLOJİSİ- BİLİM DALI BAŞKANI ) (KISA ÖZGEÇMİŞ) 

1975’te Akşehir/Konya’da doğdu.  İlköğrenimini İhsan Özkaşıkçı İlkokulu’nda ( Konya ),  orta ve lise öğrenimini Konya Meram Anadolu Lisesi’nde tamamladı.  1993’te girdiği Ankara Hukuk Fakültesi’nden 1999’da mezun oldu.  Aynı yıl Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne,  Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ABD araştırma görevlisi olarak atandı.  Ekim 2000-Kasım 2001 döneminde,  Avrupa Komisyonu bursuyla Malta Üniversitesince düzenlenen ‘Akdeniz Ülkelerinde İnsan Hakları ve Demokratikleşme’ programına katılarak yüksek lisans derecesi aldı.  Nisan 2006’da,  Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Doktora Programından,  Prof. Dr.  Yasemin Işıktaç danışmanlığında hazırladığı ‘Hukukun Göstergebilimsel Analizi’ başlıklı teziyle mezun oldu.  Tezin gözden geçirilmiş hali,  ‘Hukuk Göstergebilimi’ adı altında yayınlandı ( Legal Yayıncılık,  2007 ).  Aralık 2006’da,  Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ABD’na yardımcı doçent olarak atandı.  Eveline T.  Feteris’ten çevirdiği ‘Hukuki Argümantasyonun Temelleri’ isimli kitap Ocak 2010’da ( Paradigma Yayıncılık ),  Aleksander Peczenik’in argümantasyon teorisi üzerine kaleme aldığı ‘Akıl Tutkunu Hukuk’ ise Ekim 2010’da ( On İki Levha Yayıncılık ) yayınlandı.  Ekim 2012’de doçent unvanı aldı.  Eylül 2011’de atandığı Kamu Hukuku Bölüm Başkanlığı’nı halen yürütmektedir.  2002 yılından beri evli olduğu Elif Uzun’la,  Asya ve Güneş adlarında iki kızları vardır.

    Anı,  Türkçe edebiyatın belki de en çok ihmal edilen dallarından biridir.  Her ne kadar hayatın bütün gerçekliğiyle yansıtılması asla mümkün olmasa da anı,  böyle bir hayale yaklaşmanın en güçlü araçlarındandır.  Belki de istediğimiz hayatın gerçekliğine ulaşmak değil,  deneyimlere vakıf olmaktır.  Kurguyla değil de,  kişilerin başlarından geçen olayları görme,  okuma ve yorumlama tarzları,  duygularını ve değer yargılarını olaylara tatbik etmeleri,  dünyanın nasıl olduğundan daha değerlidir.  Yanıbaşımızda neler yaşandığını merak ettiğimizde,  tarih kitaplarının yazılmasını bekleyemeyeceğimize ve zaten o tarih kitaplarının merak ettiğimiz pek çok şeyi yazmayacağına göre,  anılara başvurmak gerekir.

            Hukukçular söz konusu olduğunda deneyimlerin aktarılması katmerli bir sorun halini alır.  Meslekleri itibariyle en renkli olaylara şahit olan,  üstelik bu şahitliklerini dava dilekçeleriyle,  mahkeme kararlarıyla kısmen yazıya aktaran hukukçular,  iş yazmaya geldiğinde daha bir çekingen davranırlar.  Halbuki dava dosyalarının içinde ve arkasında,  o dosyalara yansıyan yansımayan ne çok hikaye vardır.  Her biri bir romana esin kaynağı olabilecek olaylar,  hukukçuların zihinlerinde kalmaya mahkumdur.

            Hukukçuların kaleme sarılması,  sadece gizli kalmış hikayelerin açığa çıkması için önemli değildir.  Hukuk,  o çok söylenen yahut ulaşılmaya çalışılan idealin aksine,  hiçbir zaman tarafsız değildir.  Hukukun bizatihi değer yargılarından oluşmasının yanında,  soyut hukuk normlarına ete kemiğe büründüren hukukçular da kendi ideolojilerini,  inançlarını,  dünya görüşlerini,  değer yargılarını o normlara nakşeder.  Hukuku anlamak için ihtiyaç duyulan en büyük kaynaklardan biri,  hukukçuların dünyasını,  dünyaya bakışını,  insana ilişkin anlayışını,  tarihi okuyuşunu gösterecek olan,  hukukçuların elinden çıkmış metinlerdir.

            “ Labirent: Ölenler ve Gülenler” in bence en önemli özelliği,  hayatını bir savcı olarak geçirmiş olan yazarın bu hukukçu kimliğidir.  Üstelik,  hukukçular bilir: Savcılık,  toplumdaki en sorunlu olayların hukuk mekanizmasına dahil olmasının ilk adımıdır.  Savcı polisle ve jandarmayla istisnai bir ilişkiyle sahip olması hasebiyle hayatın tamamen içerisindedir.  Suçla,  suçluyla,  sanıkla ve tanıklarla ilk olarak o karşılaşır.  Kolluk kuvvetlerine atılması gereken adımları o söyler.  Sahip olduğu geniş yetki,  adi suçlulardan büyük suç örgütlerinin üyelerine kadar farklı konumlardaki pek çok kişiyle doğrudan veya dolaylı ilişkiye girmesini gerektirir.  Soruşturmayı yapan ve ceza davasının açılmasını sağlayan kişi olarak savcı,  daima potansiyel bir risk altında çalışmak durumundadır.  Kimi açık kimi gizli pek çok olaya vakıftır.  Yeri gelir,  karşısında altından kalkamayacağı büyüklükte ve bazen de bizatihi devlet içindeki gruplarca işlenen suçlarla karşılaşır.

            Bu nedenlerle “ Labirent: Ölenler ve Gülenler” in bir savcı tarafından kaleme alınmış olması,  işlediği konu da dikkate alındığında büyük önem taşıyor.  Kitap bize,  hukukun aktörlerinin insanı,  toplumu,  yaşadığımız coğrafyadaki olayları nasıl anlamlandırdığını anlamak için bir anahtar sunuyor.

            “ Labirent: Ölenler ve Gülenler” ,  Münise ile Yadigar’ın çocukluk aşklarının serencamı üzerine kurulmuş.  Ancak bu aşk hikayesi daha ilk baştan itibaren istihbarat örgütlerinin operasyonlarıyla yönleniyor.  Türkiye’yi hem bulunduğu coğrafya içerisinde hem de dahil olduğu küresel sistemdeki yeri çerçevesinde yabancı istihbarat örgütlerinin çalışma alanı olarak sunan kitap,  ulusal istihbarat örgütünün ve legal-illegal operasyonel örgütlerin bu yabancı örgütlerle girdiği bir ‘ihanet’ ilişkisinin altını çiziyor.  Türkiye coğrafyasında İslam kültürüne yönelik sistemli ve çok aktörlü bir saldırının izlerini,  Türkiye’nin zayıflığından çıkarı olan küresel ve bölgesel güçlerin eylemlerinde buluyor.  Ergenekon ve JİTEM gibi yakın tarihin hatta günümüzün tartışma konusu olan oluşumları bu çerçevede ele alan yazar,  son yılların siyasal gelişmelerini,  bu tarz örgütlerle birlikte bir bütün küresel ve bölgesel düşmanlarla mücadele olarak sunuyor.

            İlgi çekici ve merak uyandırıcı bir kurgu içerisinde takip ettiğimiz istihbarat örgütlerinin savaşı sırasında,  Doğu Karadeniz’in güzelliklerinin tasviriyle ve Karadeniz insanının kültürüyle karşılaşıyoruz.  Hukuki süreçlerin eksiksiz ve tafsilatlı tasviri,  elbette yazarın kimliğinden kaynaklanan bir avantajla gerçeğe birebir uyuyor.  Nihayet,  yazarın İslam kültürünün yardımlaşmaya,  merhamete,  güzel ahlaka verdiği önemi,  yer yer uzun tafsilatlarla aktarması,  bu yöndeki hassasiyetini ortaya koyuyor.

            Tekrarlamak gerekirse; “ Labirent: Ölenler ve Gülenler” ,  kurgusunun ve konusunun dışında,  hukuk aktörlerinin toplumu ve yakın tarihi okuyuşunu göstermesi açısından okunmayı hak ediyor. 

ARZU ERDOĞAN UZUN (ULUSLARARASI İLİŞKİLER UZMANI) (KISA ÖZGEÇMİŞ)

    1970,  Ankara doğumludur.  Orta ve lise öğrenimini Ankara Özel Tevfik Fikret Lisesi’nde tamamlamıştır.  Ankara Universitesi,  Siyasal Bilgiler Fakültesi,  Uluslararası Ilişkiler Bölümü mezunudur.  Yabancı bir misyon temsilciliğinde görev yapmaktadir.  Prof. Dr. Özgür Uzun ile evli ve bir çocuk sahibidir.

    Adil Küçükay’in   “Labirent:  Ölenler ve Gülenler” romanı,   daha önce yayınlanan Yöneliş adlı kitabinin devamı niteliğindedir.  Eser İslamköy sakinlerinin hayatlarından  bir kesit sunarken,  Doğu Karadeniz’in dürüst,  çalışkan ve manevi değerlerine bağlı halkının yaşamlarına bir ayna vazifesi görmektedir.  Kitap aynı zamanda okuyanı mânâ âlemine yaklaştıran bir eser.  Kitapda mânâ âleminin sahiciliği,  fonda Doğu Karadeniz’in yeşillikleri içerisinde okuyucuya anlatılmış,  okuyucunun kendisine sorular sormasını sağlamıştır.  Karakterler aracılığı ile mana aleminin sahiciliği ve gerekliliği anlatılırken,  Türkiye’nin son dönemlerde içinden geçtiği sosyal,  politik de ekonomik gelişmeler  yazarın görüşleri doğrultusunda analitik bir yaklaşımla ortaya konmuştur.   Tüm bu değerlendirmeler,  ağırlıkla İslamköy’de geçen romanda,  sakinlerin iki kuşak boyunca yaşadıkları inişli,  çıkışlı hayatları,  dostlukla beslenen beraberlikleriyle harmanlanmış,  okuyucuya sadece hayali kahramanlar sunmaktan öte,  ülkede yaşananlarla ilgili bir ışık tutmak amacıyla kaleme alınmıştır.

            Yazarin dili karakterlerin başından geçen olayları anlatırken,  okuyucuyu olayların içine çekecek kadar akıcı,  kahramanların yaşadığı bir takım hukuki süreçleri tasvir ederken,  hukukçu kişiliğini yansıtır şekilde teknik,  ayrıntılı ve okuyanda soru işaretleri bırakmayacak şekilde teferruatlandırılmıştır.  Yazarın yer yer Karadeniz kokan dili sayesinde romanın baş karakterlerinden Munise’nin her girdiği davaya iştirak ediyor,  kararlara onunla birlikte sevinip,  üzülüyorsunuz.  Kitabi okurken Munise’nin çocukluk aşkı Yadigar’a kavusmasını diliyor,  başına gelenlere kah üzülüyorsunuz,  kah onunla birlikte mutlu oluyorsunuz.  Yedi şehitlerin sırrının Jitem,  karşıt istihbarat,  DKG hesaplaşmalarının sonunda açıklığa kavuşması için çaba gösteren Ekrem,  Yusuf ve İhsan için endişeleniyorsunuz.  Köy büyüklerinin kendisinden sonra gelen kuşaklara gösterdiği anlayış,  sevgi,  saygı ve verdikleri değer sizi de içine çekiyor.  Yazarın kendi bakış açısından sunduğu Türkiye’de yaşananlara dair getirdiği politik açıklamalara katılın veya katılmayın,  roman maneviyatın verdiği güçle,  büyük bir aile gibi dayanışma ve bağlılık içinde yaşayan bu köy halkının bir ferdi olma isteği uyandırmayı başarıyor.

            Kitabı yüzünüzde bir gülümsemeyle bitirdiğinizde yazarın “Adil olmak, insanoğlu için meziyet değil,  zorunluluktur. ” cümlesinin herkese kılavuz olmasını diliyorsunuz. 

 

BÜLENT GÜLER (BİR MEDYA KURULUŞUNDA İDARİ VE MALİ İŞLER MÜDÜRÜ) (KISA ÖZGEÇMİŞ)

 

 

1998 yılında Ankara Üniversitesi,  Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi, İşletme Bölümü ‘nden mezun olmuştur. 1999-2003 yılları arasında farklı bankalarda farklı idari kadro ve pozisyonlarda çalışmıştır. 2003 yılından bu yana  bir medya kuruluşunda idari ve mali işler müdürü olarak çalışmaktadır. Evli ve bir çocuk babasıdır.

“ Yazarın geniş bilgi dağarcığından sızan bu satırlar hiç şüphesiz memleket sevdalısı ve dahi memleket meselelerine çok yakından bakan birisi tarafından kaleme alınmıştır. ”

 

İLHAN ASILKAZANCI (İNŞAAT MÜHENDİSİ)(KISA ÖZGEÇMİŞ)

Artvin/Arhavi Aşağı Şahinler Köyü (Napşit) 1959 doğumludur.İlk ve Ortaokulu ve liseyi Arhavi’de okumuştur.Yüksek öğrenimini Ankara Gazi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi’nde İnşaat Mühendisi olarak tamamlamıştır. Türkiye’nin özellikle yollarla ilgili altyapı hizmetlerinde yıllarca alın teri dökmüş olup, hala bu işlerle iştigal etmektedir. Ülkesinin ufkunun her zaman aydınlık olmasını dilemiş ve bu uğurda elinden gelen mücadelenin içinde olmuştur. Bu kişi, birlik ve beraberlik içinde, insanların demokratik hak taleplerinden dolayı yaralanıp, sakat kalıp ölmedikleri ve birbirlerine düşürülmeye çalışılmadıkları, özellikle dış düşmanlarına karşı daima güçlü bir Türkiye’den yanadır.

Güzelliğini ancak içinde yaşarsanız görüp hissedebileceğiniz bir Karadeniz köyü…

İslamkent…

Yeşillikler içinde adeta Cennet’ten bir köşe…Köyde kurulu bulunan ve işletilen harika bir alabalık üretim tesisi. . Kameriyeler. . Derenin çağıltılı akan sesleri. . Yem verileceğini anlayan alabalıkların havuzun dibinde toplanıp çırpınmaları…Havuzda dost akraba toplantıları,  köye has balık yemekleri…

Bu güzel ve huzurlu köyün inançlı ve mütevazi insanları,  yaşamlarını sürdürürlerken köyün ve bölgenin sevilen büyüklerinin başına elim bir olay gelir ve o andan itibaren huzur içinde olduğunu düşündüğümüz köy sakinlerinin aslında karanlık ve sinsi dolapların döndüğü ve çözülmesi neredeyse imkansız bir Labirentin içinde savrulduğunu farkederiz.  

Devamında acılar,  gizlice yaşanan aşklar,  görev sorumlulukları ve inançlarının arasına sıkışıp kalan köyün genç ve yaşlı insanlarının Trabzon’a , Adapazarı’na ve yabancı ülkelere ve hatta hırıstiyan kadınlara kadar kadar uzanan yalnızlık,  korku, endişe ve bedbahtlık dolu yaşamlarından kesitler görüyoruz.

Küçük bir köyün içinden gelişip devam eden olaylar örgüsünün devletler seviyesindeki bilek güreşlerine ve acımasız PKK örgütü ve diğer örgütlerin bu güzelim bölgeyi huzursuz bırakmasına tanık oluyoruz.

Genç  savcı Yadigar- avukat Münise ve aileleri ile akrabalarının çevresinde gelişen karmaşık olayların arasında ihmal edilen yakınlık, aşk ve zoraki ihanetlerin de romanıdır aslında bu…

Yaşadığımız güzel ama gerçek dostu olmayan ülkemizde okuyup çalışarak ülkesine samimi duygularla hizmet etmek ve bir yerlere gelmek isteyen Yadigar ve diğer bireylerin de bu çaba sırasında erkek ve kadın yaradılışındaki en güzel duygu olan ve bence Allah sevgisinin kuluna yansıması şeklinde isimlendirilebilecek aşkı ve sevdayı bir kenara bırakma lüksü olmamalıdır.  

“Aşk ruhsal bir hastalıktır” cümlesine katılmama rağmen,  insana kendini bazen Cennette bazen Cehennemde hissettiren hastalığa bir gün herkesin yakalanmasını umut ederim. Çünkü aşkı yaşamamış insanların hayatlarından bir parçasını sahipsiz ve hasret içinde sürdürmek zorunda kaldığını düşünürüm.  

Aşkı bulan insan onu kesinlikle kariyer ya da herhangi başka,  haklı olduğunu sandığı sebeplerle reddetmemeli ve ona sonuna kadar sahip çıkmalıdır.  Bu benzersiz hastalığa yakalanmayan ve hiç tadamayanların olduğu dünyamızda aşkı aramaktan asla vaz geçmemeliyiz.

Yüce Yaratan tarafından yaşam verilen erkek ve kadının birlikte yaradılışında bir bütünleme kaygısının olduğunu kim reddedebilir?

Bu kaygıya mutlaka cevap vermelidir insanoğlu…

Çünkü erkeksiz bir dünya kadınlar için ne kadar yaşanılmaz ise kadınsız bir dünyanın da erkekler için hiçbir anlam ifade etmediğini anlatmaya bile gerek yoktur.

Sevilmek ve sevmek duygusunu insan oğlunun yaşamında en az bir kere tadabilmesi dileğiyle kendi Labirent’ lerimizin karmaşık yollarında bazen sıkıntılı, bazen neşeli,bazen umutlu bazen de umutsuzca yol alanları izleyip,ölenleri yad ederken gülebilenleri de selamlıyoruz… ve … dindar olsun ateist olsun insanları Allah’a yaklaştıran en önemli duyguyu da hiçbirimiz unutmamalıyız. Onun adına kısaca “Hoşgörü” diyoruz. “Hoşgörü” insanoğlunun en büyük erdemi olmalıdır.

AZMİ GÜNEY (İKTİSATÇI)(KISA ÖZGEÇMİŞ)

1950 yolgeçen doğumlu,1976 yılında İstanbul Üniversitesi iktisat fakültesinden mezun. Hayatını serbest muhasebecilikle kazanıyor. İki çocuk sahibi.
 
LABİRENT'TEKİ ADİL KÜÇÜKAY
 
Modern zamanlarda köyümüz Yolgeçen'den üniversiteye ilk defa giden ve hepimizin kendisini hayranlıkla takip ettiğimiz,önderimiz,idolumuz olan Adil Küçükay Hukuk fakültesini üstün başarı ile tamamladıktan sonra,fazla detaya girmeden söylemek gerekirse uzun süre adalet bakanlığı nezdinde, savcılık yapmış ve emekliliğinden sonra Ankara'ya yerleşmiştir.
 
Bu değerli ağabeyimiz emekliliğinide boş geçirmemiş ve anlaşılan çok büyük emekler vererek LABİRENT "ölenler ve gülenler" adlı bir roman yayımlamış bulunmaktadır.Kitabı ben internet üzerinden temin ederek okumaya başladım halen 300 lü sayfalara gelmiş bulunuyorum.600 sayfanın üzerindeki kitap, gerçekten tam bir roman hacminde ve karekterinde.
 
Roman bahane;türban,islami söylem şahane.Bana pek hitap eden bir roman değil ama,kurgusuyla,içeriğiyle,anlatım biçimi ile içindeki diyaloglardaki başarısı ile mütedeyyin vatandaşlarımız adına tam bir baş yapıt niteliğinde.
 
Adil Küçükay bu ilk denemesiyle dindar kesimimizin yüz yıllardır kurtulamadığı "Hayber Kalesi" masalları sendromunuda yıkmış oluyor.Mütedeyyin kesimin bu roman'a baskı rekorları kırdırması lazım.Yoksa gözüme görünmesinler.
 
Bu roman nedeniyle çok sevdiğim ve çok saygı duyduğum bu güzel ağabeyime elbette zaman zaman küçük eleştirilerim,bazı sataşmalarım,hoş sohbetlerim olacak.Onu çok iyi tanıdığımı sanıyorum.O kendine her zaman inanan, güvenen,her şeye olumlu yönden yaklaşan,her türlü eleştiriyi çok büyük bir olgunlukla kabul eden bilge bir insan.
 
Hemen ilk eleştirimi bu yazım nedeniyle yapıyorum.Sevgili hocam romanına koymuş olduğun ilk ve tek devrimci arkadaşımız Levent'i çok fena harcamışsın.Her türlü gösterinin en önünde bayraktarlık yapan bu müthiş devrimci! arkadaşımız,herşeyi gören ama gözü olmayan,Herşeyi duyan ama kulağı olmayan,her yerde olan ama mekanı bulunmayan,yerim beş bin kilometre altındaki bir tıkırtıyı hisseden ve fakat hisleri olmayan olarak tarif etmiş olduğunuz Allah'ın bu vasıflarını duyar duymaz devrimciliği terk edip bir anda islam'ın en derinlerine dalma ihtiyacı duyması beni şaşırttı.Birazda kırdı demek durumundayım.İnsan hatır için dahi olsa,romanda devrimci bir karakterin bulunmasında ne gibi bir sakınca olurdu hocam.